Sevgili Kenan,

Birkaç kez seni nasıl yetiştirdiğimi sordular bana. Demek ki birileri bu işin antrenörlükle ilgili bir "giz"i olduğunu sanıyorlar. O "giz"i herkese açmıyor, en yetenekli gördüğünüz ya da en sevdiğiniz kişiye, diyelim oğlunuza fısıldıyorsunuz. Böylece o "giz"le güçlenen kişi en önlere geçme, en başarılı görünme olanağı buluyor.
İnsanlar sever böyle "gizemli" şeyleri...
Oysa çağdaş voleybolda pasörün nasıl bir oyuncu olması gerektiği, seçerken de, geliştirirken de nelere dikkat edileceği kitaplarda açık açık yazılıdır. Benim kitabımda da var bu bilgiler.
Yani ortada gizli kapaklı bir şey, saklanan bir şey yok.
Ama bol bol bilgisizlik var. Araştırmaz, aramaz, öğrenmezseniz iş ister istemez "giz" niteliğine bürünüverir.
Ben çok pasör yetiştirdim. Hepsine aynı şeyler öğretilir, anlatılır, yaptırılır, ama hepsi birbirinin eşi olmaz. Anlayış, düşünüş benzerliklerinin ötesinde, başarıyı etkileyen pek çok şey vardır. Algılama gücünden başlar, uygulama yetenekleriyle biçimlenir, aynı eğitim sonunda değişik nitelikli pasörler ortaya çıkar.
Senin gibi pasörleri ise, sevgili Kenan, mutlu buluşmalar getirir.
Çalıştıran, işi iyi bilecek, kuramsal olarak pasörlükle ilgilenecek, eğitimci özellikleri bulunacak; çalıştırılan çocuk, antrenöre inanacak, algılama gücü yüksek olacak... Öğretmen-öğrenci ilişkilerini başarıya götüren daha bir sürü şey denk düşecek...
Evet, denk düşecek...
Örnekse, Ünsal ile sen, pasörlüğe başladığınızda filenin altından eğilmeden geçiyordunuz. Yani ikinizin de smaç vurma olanağınız yoktu. Ünsal Mehmet'e, sen Mehmet Ali'ye pas atıyor, arkadayken de servis karşılıyor, yer savunması yapıyordunuz. Dört numaraya yüksek pas atmaya gücünüz yetmiyordu. Böylece aklı fikri üç numara ile iki numaraya alçak pas atmak, dublaja girmek, yer savunması yapmak olan iki oyuncu yer alıyordu maçlarımızda. İki küçük, cana yakın, alkışlanarak seyredilen oyuncu.
İşte bu durum kolay kolay ele geçmeyecek bir denk düşmeydi. Ağabeylerinize pas atmaktan, savunma yapmaktan başka bir şey düşünmüyordunuz.
Başka bir antrenör belki sizi takım kadrosuna bile almaz, boyunuzun uzamasını beklerdi. Mini voleybol oynardınız. Ama Altınyurt sizlere spor yaptırmak için kurulmuş bir semt kulübüydü. Amaç mahalledeki çocukları oynatmaktı. Bu da bir denk düşme.
Böylece kendinizden iki yaş büyük, 1959 doğumlu ağabeylerinizle birlikte yıldız takımında pasörlük yapma olanağı buldunuz. İki küçük dinamo gibi... Altınyurt bir semt takımı olmasa voleybola bu kadar erken başlayamazdınız.
Bir denk düşme de iki yanımızdaki evlerde A milli takıma kadar yükselmiş iki voleybolcunun, Selim Çavuşoğlu ile Dünya Baltacıoğlu'nun oturuyor olmalarıydı. Onları da Altınyurt Kulübü, onları da sizi çalıştıran antrenör A Milli Takıma taşımıştı.
Bunlar hep insana çalışma gücü veren denk düşmeler.
"Ben de yapabilirim, bende o düzeye çıkabilirim," diye düşünmek, yani insanın kendisine güvenmesi, çalışmalarının doğru yolda olduğuna inanmak çok önemli.
"Ben çok pasör yetiştirdim. Hepsine aynı şeyler öğretilir, anlatılır, yaptırılır, ama hepsi birbirinin eşi olmaz," dedim yukarda. Sporcunun algılama gücü, yetenekleridir onu asıl biçimlendirecek olan. Aynı eğitim sonunda değişik nitelikli pasörler ortaya çıktığını kimse yadsıyamaz. Bu gerçeğe antrenör açısından, eğitimi veren kişi açısından da bakmalıyız. Aynı anlayış, aynı kurumsal yaklaşım, aynı uygulama dersiniz, öyle görünür, ama eğitimi veren değişince aslında her şey değişebilir.
Eğitimi verenin "değişmesi" bir yana, aynı kaldığı durumda "gelişmemesi" de pek çok şeyi değiştirir.
Sevgili Kenan,
Bir sanatçı düşün, diyelim bir ressamın resme başladığı günlerde yaptığı resimlerinde birtakım acemilikler olur. Eskiler, "çıraklık", "kalfalık", "ustalık" dönemleri diye bölerlerdi. Çalıştıkça, resimden resme geçtikçe ustalaşır ressam. En üst noktadan sonra ise çöküntü başlayabilir. Ama o bu üst noktaya gelinceye kadar gelişmesi açık açık görülür.
Antrenörlük, özellikle eğitici antrenörlük de böyle. İlk yetiştirdiğin oyuncularla son yetiştirdiğin oyuncular arasındaki ayrım yalnız o oyuncuların algılama güçlerindeki, yeteneklerindeki ayrımlardan kaynaklanmaz. Antrenörün de eğitici olarak çıraklık, kalfalık, ustalık dönemleri vardır.
Sanırım, senin yetişmende şöyle bir mutlu buluşma oldu: Sen algılama gücü yüksek, yetenekli, adalelerinden çok beynine yaslanarak oynayan bir voleybol öğrencisiydin, ben ise ustalık dönemine ulaşmış bir voleybol öğretmeni.
Altınyurt'ta voleybol antrenörü yetiştirmek için yaptığım çalışmaları da, Spor Akademisi'ne gitmeden önce, kulüpte izlemiş, kurslara katılmıştın.
Sonradan Spor Akademisi'nde de öğrencim oldun.
Bilirsin, ben şiiri severim. Her şeyin altında şiir tadını, şiir inceliğini ararım. Senin voleybolundan da bu tadı almışımdır hep.
Sevgiler, güzel oğlum.

MEHMET BENGÜ