Yıl:1979 Voleybol Genç Milli Takımı, Antrenör Mehmet Bengü, Kaptan Antonio Drossa, Pasör:Mehmet Bengü'nün ilk defa milli olan oğlu Kenan Bengü, Yer: Vukovar-Yugoslavya dönüşü otobüs. Suratlar asık, kafile üzgün, bunda başlıca neden Arnavutluk karşısında alınan yenilgi idi. Bu yenilgiyi tarihi kılansa setlerde 2-1, sayılarda 13-3 önde olmanın ardından gelmiş olması idi. Mehmet Bengü'nün takımda yapılan esprilerin zekâ kıvılcımlı mizah maytapları yerine bozguna kendi dışında kurban arayan narsistlik ve kötü niyetli uyanıklıklara dönüşmesi nedeniyle takıma espri yasağı getirmesi de bunun tuzu biberi. Neyse ki bu uzun yolculuk o zamanlar Eczacıbaşı Antrenörü ve Sofya-İstanbul İpek Yolu'nun baş Markopolu'su Kosta Şopov'un aracı olması ile Sofya'da bir gecelik alışveriş ve konaklama imkânı yakalayabiliyor. Sofya'da ipek ve kahve ağırlıklı (o zamanlar Türkiye'mizde kahve yoktu) alışverişimizin ardından o zamanlar adları Diana olan sporcu otellerinden birinin yolunu tutmuştuk. Otele varışta kapıda gördüğümüz birkaç Bulgar dişi mestaklaşımız sayesinde üzüntümüz biraz hafiflemiş ve hayatın her şeye rağmen yaşanması gerektiği gerçeğini kavrayabilmiştik. Hepimiz demirperde'nin o müthiş şöhretinin haklı çıkacağına bizzat şahit olabileceğimiz gecenin bu gece olabileceğini düşünmeye başlamışık. Moskova Olimpiyatları'na 222 gün kaldı pankartının altından geçerek içeri girdik. Etraf cıvıl cıvıldı. Resepsiyon bankına bakarak yürüyen sadece Mehmet beydi. Kalabalık bizle, biz kalabalıkla birinci derecede ilgiliydik. Kalabalık, sahibi olacağım naylon çorap acaba hangisinde merakıyla bakan dişi Bulgarların yanında ecdadımızın anasını ağlatan bu pigme'lerin dedeleri mi yani şaşkınlığını atlatmaya çalışan çam yarması erkek Bulgarlardan oluşuyordu. Mösyö'nün alışverişin ardından aniden kaybolmasıyla yalnız kalan Mehmet Bey resepsiyondaki memura (o zamanlar Demirperde'de çalışan herkes memurdu) İngilizce derdini anlattı. İngliş yok komşu, diyen Bulgar bize İngilizce'nin oralarda sabıkalı olduğunu hatırlattı.. Kızlardan uzak kalma koşuluyla Fransızca öğreten bir papaz Okulu kazazedesi olma sıfatıyla ben devreye girdim. Önce adamın bozuk Fransızcası ile söylediğini idrak ettim, ardından sevinç ve umuttan oluşan bir tutkalın dişlerimi birbirine kenetlemesiyle hiçbir şeyi dışa vuramadım. Burada sadece on kişilik yer olduğunu geriye kalan 4 kişinin 4 km geride kalan diğer otelde kalmak zorunda olduğunu söylüyordu memur. Toparlandım, o dört kişiden biri olmaya istekli görünmemeliydim. Sözlerimin başına "Hay Allah"ıda ekleyerek Mehmet Bey'e durumu açıkladım. Mehmet Bey'in zaten donuk olan yüzü iyice soğudu ve tamamen dondu. Bu arada ben Latince, Hayim ile Selim İbranice ve diğerleri de Arapça dua etmeye başlamıştık bile. Her üç dilde aminler söylendikten sonra bile hâlâ çözülmeyen Mehmet Beyin donuk yüzüne Arnavutluk maçı sonrası edindiğimiz tecrübe ile civardan topladığımız 4-5 sıcak nescafeyi çenesinin altında birkaç dakika tutarak müdahale ettik. Yavaş yavaş kirpikleri kalktı, dudakları kıpırdadı, kalemini kırdı ve kararını açıkladı. 8 kişiyi bir gecelik ümitsizliğe mahkum etmişti. Beraat edenler takım kaptanı Toni, takımın pasörleri Kenan, Hayim ve Ünsal olmuştu. Memur oteli tarif ederken beş duyumu da alarma geçiren beynim onun ağzında idi. Sonunda bir Hristiyan, bir Yahudi, iki Devşirme ve iki Müslümandan oluşan küçük Yeniçeri ordumuz başımız önde ana kafileden ayrılarak otel kapısına kadar yürüdük. Bu yürüyüş kapıdan çıktıktan sonra göğe tırmanmayı amaçlayan zıplamalı bir koşuşturmaya dönüştü. En fazla zıplayan Hristiyan devşirme idi tabii. Çok mutluyduk, o kadar ki otel göründüğünde sanki biz otele değil otel bize geliyor gibiydi. Otele girer girmez Bulgar kız takımının kaytan bıyıklı bir oyuncusuna rastladık. Sanki birileri her şeyi bizim için ayarlıyordu. Evet evet güneş bize haber vermeden bu sabah bizim için doğmuştu ve ay da şahitliğiyle bu kozmik uyuma katılmaya istekliydi. Sorumluluğunu bilen bir kaptan olarak, hemen ileri atılıp, kıza isimlerimizi değil, oda numarımızı söyledim!!!. Odamıza çıktık, mutluluktan yatak seçimi için kavga etmeyi bile unutmuştuk. Mehmet Beyin seçiminin muhteşemliğinden bahsederken, Kenan babasının pasörlere her zaman daha çok güvendiğini açıkladı. Gerçekten de öyledir. Voleybolda smaçörler deli dolu, dengesiz, bencil ve hödük: pasörlerse lanet bir karıdan çekip de olgunlaşan, mazlum bir koca gibi ağır, ölçülü ve güvenilirdirler. Ama sonuçta bu seçim doğruydu ve hangimize de sorulsa aynı seçimi yapardık. Biz özgürlüğü demirperde de bulan Dartanyan (Ünsal) takviyeli Üç Silahşörlerdik. Hayim o zamanlarki takıntısı Beegees kasetini çalmaya başladı. Ünsal: Abi bence gelmeyecekler, bizim gibi kapitalistlerin odasında yakalanırlarsa bunları Sibirya'ya sürerler dedi. Hayim:Bu kadar adamı Sibirya'ya süreceklerine Sibirya'yı sürseler verimli bir ova elde ederler diyerek tartışmaya Yahudice ekonomik bir boyut kattı. Kenan: Gelseler bile bu her şey istediğimiz gibi olacak değil, dedi. Ben atıldım: "yoo buralarda din yok ya, seks çok doğal, yemek yemek gibi bir şey dedim. Kenan günde üç öğün yediklerini düşünürsek herkesin yirmi beşine kadar verem olması gerekir, dedi. Bu güzel muhabbeti daha da koyulaştırmak ve umutlarımızı kuvvetlendirmek için Tekila şişelerini feda etmeye hazır olduğumu açıkladım. O zamanki Tekila takıntımın nedeninin kovboy filmleri olduğunu düşünüyorum şu an. Daha çifte tabancalı kovboyluktan tek tabancalı delikanlılığa geçiş sürecindeydim. Kapının çalması geciktikçe millet hıncını ateş suyundan alıyordu. Tekilanın seviyesi ile kahkahalar ters orantıda artarken, herkesin kulağı kaynağı kemik ile tahtanın temasından yayılacak ses dalgalarını algılamak için kapıdaydı.
Ve nihayet beklenen tıkırtı gerçekleşti. Büyümüş gözlerle soluksuz birbirimize bakakaldık. İlk davranan ben oldum. Kapıya kadar uçarak sonuna kadar açtım ve karşımda duran 4 yaratığın beynimde şekillenmesini bekledim. Fakat en önde aşağıda gördüğümüz kaytan vardı. İri cüssesi ile diğerlerinin görüntüsünü kesiyordu. Buyur ettim, teker teker içeri dökülürlerken bizim çömezler suçun gerçekleşmesinden tedirgin yataklarına mıhlanmışlardı. Manzara hiç iç açıcı değildi, öndekinin arkasında ki kız ondan bin beterdi ve bazen tanrının ne kadar insafsız olabileceğinin canlı kanıtları olarak yeryüzünde vakit dolduruyorlardı. Fakat en arkadaki her at terbiyecisinin seve seve ve bedava eğitmeyi göze alabileceği muhteşem bir kısrak idi. Herkes onu, o herkesi süzdü. Aynı anda hayat en iyi üç arkadaşımı mutlaka ekarte edilmesi gereken üç azılı rakibe dönüştürmüştü. Ünsal küçük bir aç kapa parantezi üstüne ters konmuş ünlem işaretinden oluşan fiziği ile bana pek problem çıkarmazdı. Hayim nişanlısına deliceâaşık ve ondan uzakta olmanın verdiği melankoli ile hiç bir aktiviteye kalkışamayacak kadar şimdiki zamanla sorunlu idi. Geriye bu sene ilk defa milli olan Kenan kalıyordu ki, o da babası tarafından, kaptanı ile aynı ata oynamayacak kadar spor terbiyesi ile yetiştirilmişti. Sporcu odasında sandalyeyi lüks sayan Demirperde zihniyeti sayesinde kızlar birer yatağa ilişmek zorunda kalmıştı. Kısrak ise herhalde ben ayakta olduğumdan Kenan'ın yanını seçmişti. Kaytan ise lobide ona konuşmamı onu beğendiğime yorup etrafımda üç dönüyordu, çünkü ben sırtımı duvara dayamıştım. Ünsal ayak numarasının tuttuğunu anlayınca dolarlarıyla kızlardan birinin Tiger'ini değiştirmek istediğini anlatmaya çalışyordu (o zamanlar Tiger elde etmenin tek yolu bu çeynçlerdi). Kaytan bana bakarak dans dans demeye başladı. Aşağıdaki rastlantı sayesinde kendisini grubunun doğal lideri ilan etmiş, mega zekâsıyla benim bu grubun lideri olduğumu sezinlemiş ve kafasından bir devlerin aşkı senaryosu çizmişti anlaşılan. Dans teklifini tabii ki anlamamazlığa geldim. Çünkü kısrak üzerindeki şansımın devam edebilmesi için seçim yapmamış görünmem gerekiyordu. Onun ile ortak olan bir şeyler bulmalıydım. Sahi ikimizde Hiristiyandık. Ama yoo oralarda din yoktu ki, ama ben de kaç senedir kiliseye gitmiyordum. İkimizde inançsız Hiristiyanlar olarak aynı inancı paylaşıyor sayılmaz mı idik acaba? Ama bütün bunları ona nasıl izah edebilecektim ki? Konuşmadan etkilemeliydim. Tekilayı biraz da dökülmesine izin verecek kadar ve yandan ağzıma dikerek bakışlarımı Cango gibi kısarak kısrağa fokusladım. Nafile! Hatta Kenan'a biraz daha bile sokulmuştu. Bu arada Beegees'in slov müziğinden etkilenen Kaytan dans isteğini tekrarlıyordu. Hayim'e sürekli ileri geri yaparak kasetin sadece tek hızlı parçası olan Trajediyi çalmasını emrettim. Bu hem Kaytan'ı benden uzak tutacak, hem kısrak ile Kenan'ın daha fazla yakınlaşmasını engelleyecekti. Olanları kavrayamıyordum. Ben bu hesap ablukası altında soluk dahi alamazken Kenan gayet rahat, ağız dolusu güleç, parıldayan gözlerle endişesiz ve mutlu idi. Hatta o kadar endişesiz idi ki bu bana; ya bu herifin harekete geçmeye niyeti yok, ya da bu gibi durumlara çok alışık ve pişkin biri diye düşündürmeye başlamıştı. Bir tek ben eğlenemiyordum. Bulgarlar kendi aralarında kendi dilleri ile kendi sorunlarını tartışırlarken, bizimkilerse tekiladan olsa gerek kendi dillerini Meksika aksanı ile konuşmaya başlamışlardı. Ve sonunda Hayim'in kafası hasır şapkasız bir Meksikalı gibi düştü. Sızarak hayal dünyasında, nişanlısına daha da yaklaşmıştı, hatta belki şu anda dokunuyordu. Ünsal ise zor bela ayaklanıp tuvalete girdi. Vücuttan sıvı çıkarma şekillerinden ağızdan ve zevksiz olanını uygulamaya başlamıştı. Bütün bu işaretler Bulgarlar'a burada daha fazla ekmek kalmadığının kanıtlarıydı. Nitekim onlar da kalktılar. Ben ruhen, Hayim ile Ünsal da fiziken onları uğurlayacak durumda değildik. Kenan onları kapıya doğru geçirirken Kısrak ta onu mükafatlandırıp, elini tuttu. Ve tam kapının ağzında imparatorun aşağıyı gösteren başparmağını gören bir gladyatör gibi bana son darbeyi indirdi. Dudaklarını Kenan'ınkilerle dörtledi. Kenan elleri ve vücudu duvara yapışık, kirpikleri kaşlarına değecek kadar gözleri açık (elinde olsa bence ağzı da açık kalırdı) öpüşme eyleminin tek kişiyle bile gerçekleşebileceğini ispat etmeye çalışıyordu. Sonunda o iğrenç saniyeler de tükendi. Kısrak ahırına döndü, Kenan Neil Armstrong'un ay'daki adımlarıyla odanın ortasına geldi. Başını iki elinin arasına aldı, "Abi kız beni öptü, kız beni öptü," diye bağırarak dövünmeye başladı. Manzara felaketti. Pasarlörden biri sızmış, diğeri kusuyor, üçüncüsü ise deli danalar gibi tepiniyordu. "Dünya bile güvenimi boşa çıkarttıktan sonra ben hiçbir sporcuya güvenmem," diyen Mehmet Bey haklı çıkmıştı. En normal ben idim, bana güvenebilirdi. Kaptan olarak duruma el koydum. Çalan trajediyi kapattım. Yaşanan trajedinin tüm izlerini silmek için ışıkları söndürdüm. Kısrağın tükürük zerrecikleri ile doruğa ulaşan, ağzının tadını bozmak istemeyen Kenan belki de ilk defa dişlerini bile fırçalamadan yattı. Hazmetmeye yönelik geçen dakikalar sonunda hâlâ sorunlu idim ve uyuyamıyordum. "Kenan" dedim uykusuzluğumun nedenini bulmuştum. "Dördüncü sette 13/12 de attığın anten dışı pas ile bence Arnavutluk mağlubiyetinin en büyük nedeni sensin," dedim. Yan dönüp uykunun geniş omuzlarına yaslandım.

ANTONIO DROSSA